Sibirya’dan gelen dondurucu soğuk ve kar fırtınası ile elbirliği edercesine Anadolu’muzun altına göz göre göre yıllardan beri sokula gelen Afrika kıtası Pazarcık’ta 7,7, arkasından Elbistan’da 7,6 büyüklüğünde depremler ve arkasından gelen 180’den fazla artçı depremle ülkemizi vurdu. Gece yarısında, şafağa bir iki saat kala herkesin derin uykuda olduğu bir zamanda vuran deprem her biri en az 5 katlı, 10 veya 20 daireli binaların içinde uyumakta olan binlerce masum insanın üzerine olduğu gibi çöktü.

Tarihimizin en büyük felaketlerinden birini daha yaşıyoruz.

Bir yanda TV’ler çökmüş binalardan can kurtarmaya çalışan görevli ve gönüllüleri gösterirken diğer yandan sosyal medyanın ve alternatif iletişim kanalları yardım çığlıkları ile dolu. Çöküntülerin altında anasını babasını arayanlar, umutsuzca evladına, arkadaşına sevdiğine ulaşmaya, erişebildiklerini kurtarmaya çalışan insanların çaresiz çırpınışları, sesli sessiz feryatları ile dışarıya çıkabilenlerin dondurucu soğukta hayatta kalma çabaları yürekleri yakıyor…

Türkiye’nin başı sağ olsun, geçmiş olsun.

İlk 72 Saat

Gece yarısında deprem haberinin ilk duyulduğu andan itibaren felaketin ve yıkımın boyutlarını kestirip sıcak yataklarını terk ederek yardıma koşan, imkanları yettiği ölçüde yiyecek, giyecek, battaniye ve nakit yardım toplamak için harekete geçen görevliler, yardımseverler, sivil toplum kuruluşları depremden sonraki ilk 72 saatte kurtarılabilecek canları kurtarmak, yöredeki insanların hayatlarını sürdürmelerine yardım etmek için canla başla çalışıyorlar.

Uluslararası yardım çağrımız üzerine dost, düşman veya rakip gördüğümüz tüm devletler ve ülkelerinin gönüllüleri yardım için hemen harekete geçtiler. Yüzlerce uçak dolusu yardım gönüllüsü en hızlı şekilde ülkemize ulaşıyor.

Havalimanlarında deprem mahalline gitmek için bekleyen gönüllülerin, çöküntüden çıkardığı küçük bir bebeği ambulansa koşturan görevlilerin, tamamıyla çökmüş apartmanın molozuna çömelmiş sağ çıkması imkânsız canlarına ağıt yakan ninenin, bir çöküntünün içinden cep telefonuyla altında kaldığı binanın adresini vererek yardım isteyen annenin ve arkasına sığınmış küçük çocuklarının resmini görünce ağlıyor insan hem üzüntüden hem kızgınlıktan hem de çaresizlikten…

Organizasyon ve yönetim

Bir yanda on binlerce mağdur çaresiz insan diğer yanda hiç tanımadığı insanlara yardım etmek için çabalayan on binlerce insan…

Mağdur ve çaresizlere yardım için yanıyoruz ama kim, nerede ne durumda bilmediğimiz gibi kim kime, nerede ve nasıl yardım edebilir onu da bilmiyoruz. Bir taraftan yardım bekleyenler çöküntülerin adreslerini veriyor ve altındaki canlıları çıkartmak için iş makinası gönderilmesini istiyor, diğer tarafta çocukları aç ağlayan bir anne “Allah rızası için ekmek su ve battaniye” diye yalvarıyor.

Diğer tarafta yardımseverler iş makinası, battaniye, ekmek ve su göndermek istiyor.

İhtiyacı olan da var ihtiyacı karşılamak isteyen de. Fakat kim neye muhtaç, yardım nereye nasıl ulaştırılacak, nasıl dağıtılacak belli değil. Yardım edebilecek durumda olan herkes kendi gördüğüne ve algısına göre bir şeyler yapmak için çabalıyor. Kimileri battaniye gönderiyor. Kimileri yardım için battaniye alıp dağıtıyor, kimileri dağıtılan battaniyeyi normal değerinin 3 – 4 katı fiyata satıyor.

Devlet böyle durumlar için var, devleti yönetmeye talip olan politikacılar bu görevi yerine getirmek için var, özellikle acil durumları yönetmekle görevli olan kamu görevlileri böyle durumlar için göreve alındılar ve maaş alıyorlar. Devlet yöneticileri böyle durumlara hazırlıklı olmak, bu katastrofik durumu yönetmek, ihtiyacı olana ve ihtiyaca yeten yardımı sağlamak, yetmediği takdirde yaraları sarmaya hazır olan vatandaşların yardımını ulaştırmak için var…

Acil durum yönetimi

Bugüne kadar benzer bir çok felaket yaşadık. Büyük bir deprem olduğunda büyük bir yıkım olduğunu, ilk 72 saatte canları kurtarmaya ve acil yaşam ihtiyaçlarını gidermeye odaklanmak gerektiğini Gölcük depremi sonrasında öğrendik. AFAD diye bir kurum da oluşturduk.

Devlet yöneticilerinin en başta yapması gereken acil bir durum tespitidir. Elinde uçakları, İHA’lar, helikopterler ve kasasında ödediğimiz vergiler bulunan devletin yöneticilerini görevi ağır fakat önemli. Yöneticilerimizin ellerinde olan hangi adreste kimin yaşadığını gösteren verileri ve bilimsel ölçme yöntemlerini kullanarak hangi şehirde, ilçede veya mezrada nasıl bir yıkım olduğunu tespit etmesi, olabilecek ihtiyaç kalemlerini belirlemesi, elindeki imkanları, ne kadar açık olduğunu ve yardıma ihtiyaç olduğunu ilan etmesi, şu şehre şu kadar iş makinası, bu mezraya şu kadar battaniye, şu semte şu kadar arama kurtarma elemanı, şu kadar ekmek ve şu kadar su gerekiyor diye ilan etmesi gerekir. O takdirde yardım severler imkanlarını eksikleri kapatmak için seferber ederler ve en kıza zamanda yardım mahalline ulaştırabilirler.

Türk halkının yardımseverlikte benzeri olmadığını herkes gibi yöneticilerimiz de biliyor. Ancak yardımsever halkın yardımlarını güvenilir ellerle, emin bir şekilde ihtiyaç sahibine ulaştırmayı yöneticilerimizin öğrenmeleri gerekiyor. Halkın kendi kendine organize olarak topladığı yardımları eriştirip teslim edeceği ve ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak toplama ve ulaştırma merkezlerini hemen kurmalı ve halka ilan etmeliler. Uluslararası yardım çağrısı yapan cumhurbaşkanı hemen bir bağış kararnamesi çıkarmalı, halkın yardımını yapacağı banka hesaplarını belirlemeli, hangi ayni yardımlara ihtiyaç olduğunu halka duyurmalıdır.

Hesap sormak zamanı sonra

Depremden etkilenenler başta olmak üzere hemen herkesin aklına yöneticilere hesap sormak fikri gelir elbette. Zira televizyonlarda, medyada görüyoruz: Değerli bilim insanları devleti ve yöneticilerimizi yıllar öncesinden beri ve bu bölgede yakın zamanda yaşanan diğer depremler üzerine bu bölgede bir depremin gelmekte olduğu hakkında uyarmışlar. Zaten uyarmaya da gerek yok. Tarihte olan depremler bu bölgede büyük depremin olabileceğini gösteriyor.

1999 Gölcük depremi sonrasında oluşan deprem bilincimiz sayesinde geçici deprem vergisi getirmiş, bilahare bunun kalıcı hale getirmiştik. İmar yönetmeliğimizi binalarımızı depreme dayanıklı hale getirmek için mevzuatımızı geliştirmiştik. Yeni binalarımızı depreme dayanıklı hale getirmemiz, eskiden yapılmış olanları dayanırlığını güçlendirmemiz, güçlendirme mümkün olmayanları yıkmamız insanların canlı canlı tabuta girer gibi evlerine girmelerini önlememiz ve böyle bir deprem olduğunda az hasarla atlatabilmemiz gerekirdi.

 

 

Devlet yöneticilerimizi, milletvekillerimizi, siyasi parti liderlerimizi bu işlerimizi görmesi için seçmemiş miydik? Deprem vergilerimizle depremin etkilerini önlemek, dayanıksız binaları güçlendirmek veya yıkmak için ne yaptılar? Deprem fay hattına uyarsız imar planları yapmak, inşaatları yeterince denetlememek ve imar barışı gibi hastalıklı yöntemlerle insanları bir nevi canlı ölüme mahkûm etmeye ne hakları vardı?

Ne hakla “mağduruz” derler?

Deprem felaketi vurduğunda ise ne kadar hazırlıklılar? Mağdur insanların ihtiyaçlarını ne kadar karşılayabiliyorlar? Yardım etmek isteyenleri yardıma muhtaç olanlarla buluşturmakta ne kadar başarılı veya başarısızlar? Niçin o mahalledeki binada kurtarma çalışması var da bu mahalledeki binada yok? Kaynakları kısıtlı olabilir ama yardım etmeyi seçtikleri binayı neye göre ve kimin kararıyla seçtiler, diğerlerini niçin seçmediler?

Bu günlere hazırlıklı olmaları için vergilerimizle maaşını ödediğimiz görevliler nasıl oluyor da “bizler de deprem mağduru olduk” gibi mazeret söyleyebilirler? Ne hakla kenarda köşede kalan sessizlerin “nerede kaldı bu devlet ve yöneticiler” diye çığlık atmasına sebep oldular?

Bunlar ve benzerleri gibi binlerce soru akla gelir ve insan hesap sormak ister. Ancak bu zor günde bunu, asla unutmamak kaydıyla sonraya bırakmak gerekir. Fakat acılar dindiğinde, yaralar sarıldığında, ölenler olaylar unutulduğunda geçmişe dönüp hesap sormak istenmez. Hesap vermesi gerekenlerde tedbirlerini alırlar ve hesap sorulması imkânsız hale gelir. Yine de ilk 72 saat geçinceye, kurtarabildiğimiz sevdiklerimizi kurtarıncaya kadar hesap sormayı ertelemeli elimizde ne varsa mağdurların hayatını korumaya adamalıyız.