COVID-19’un ekonomiyi kötü etkilediği bugünlerde kısıtlı toplumun bütün kesimlerine adil olarak paylaştırarak toplumsal dayanışma ve adalet inancını güçlendirmek, en başta çalışanların işlerinin korunması ve üretimin sürdürülmesi için gerekli tedbirleri acil olarak hayata geçirmek, sosyal ve ekonomik alanlarda özgün çözümler geliştirerek pandemi sonrasında oluşacak yeni dünya düzeninde daha iyi bir yer edinmek için ülkeyi hazırlamak gerekirken Türkiye; kendini demokratik bir hukuk devleti mi yoksa teokrasi mi olduğu tartışmalarının içinde buldu.
Popülist bir polemik bahanesiyle iktidara karşı en güçlü eleştirileri yöneten avukat baroları, bağımsızlıklarını ve meslek kanunlarıyla verilen hukukun üstünlüğünü savunma yetkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.

Tartışmalar, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı Ramazan hutbesindeki LGBTQ bireyleri ilgilendiren sözlerini Ankara Barosu’nun keskin bir dille eleştirmesi üzerine başladı. Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; AK Parti’den baroların seçim sistemleri ve faaliyetleri hakkındaki kuralları değiştirme çalışmalarının canlandırılmasını istedi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:
“Geçtiğimiz günlerde Ankara barosunun ve aynı zihniyetteki yapıların Diyanet İşleri Başkanımız ile onun şahsında İslam’a yönelik fütursuz saldırılarına şahit olduk.
“Sadece bu örnek dahi meslek kuruluşları ile ilgili [seçim usulleri ile ilgili] düzenlemenin aciliyetini ve ehemmiyetini göstermiştir. Bu çalışmayı derhal yeniden ele almalı, varsa eksiklerini tamamlayıp en kısa sürede Meclisin takdirine sunmalıyız.”

Barolar, hukuk ve insan hakları

Gerçek amacın baroların hukukun üstünlüğünü savunma görevini kısıtlamak, baro yönetimlerini antidemokratik hale getirmek olduğundan endişe eden baroların tamamı AK Partinin değişiklik hazırlıklarına karşı çıkmakta.
Anayasa m. 135 gereğince çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olan Barolara 1969 tarihli 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76. ve 95. maddeleri; diğerleri arasında, “hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak” görevlerini de yüklemekte.

Bu görev gereğince barolar, hukukun üstünlüğünü neredeyse her zeminde savunmakta; iktidardaki AK Partiye karşı hali hazırda muhalif siyasi partilerden daha güçlü eleştiriler yöneltmekte.
Barolar, Balyoz ve benzeri davalarda hukukun üstünlüğünün savunucusu oldular, hukuka aykırı ve suçsuz olarak hapse konulan Genelkurmay başkanı da dâhil yüzlerce masum subayın aklanmasını sağladılar. Soma faciasında, çocuklara taciz ve tecavüz vakalarında, kadın şiddeti ve cinayetlerinde, çevre felaketlerinde, tren kazalarında açılan davalara hukuk adına müdahil oldular; kamu görevlilerinin ihmallerine, hukuka uyarsızlıklarına ve aykırılıklarına karşı toplumun hukukunu ve adaleti cesaretle ve açık sözlülükle savundular.
Farklı görüşlerin ve muhalefetin sesinin gittikçe zayıfladığı bugünlerde barolar hukukun sesi oldular. Güç sahibine biat etmeyip tam bağımsız bir duruş sergileyerek ülkede hukukun üstünlüğünün, bağımsız yargının ve adaletin en önemli teminatının bağımsız barolar olduğunu gösterdiler.

Demokrasi, medya ve hukuk gerilemekte

Anayasaya göre demokratik bir hukuk devleti olarak yönetilmesi zorunlu olan Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi güç kaybetmekte, ilerlemek yerine gerilemektedir. Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü alanlarında ciddi aksamalara ilaveten demokrasinin en önemli gücü bağımsız ve çoğulcu medya alanında ciddi gerilemeler söz konusudur.
Henüz gelişimini tamamlamamış, hiçbir zaman tam çoğulcu, hür ve tarafsız olamamış olan ana akım medya, 1990’lardan sonra kısmen gerçekleşen çoğulculuğunu ve özgürlüğünü neredeyse tamamen kaybetmiştir. Kamu yayın kuruluşu TRT, iktidarı sorgulayıp eleştirmekten, muhalefetin görüş ve eleştirilerini halka aktarmaktan kaçınmakta. Medyada çoğulculuğu sağlayan özel sektöre ait ana akım medya kuruluşları, kamu bankalarının fonları da kullanılarak iktidar yanlısı kesimin kontrolüne geçmiş bulunmaktadır. Turkuvaz grubunun Çalık grubuna satışında Vakıfbank ve Halkbank’ın açtığı krediler; Doğan Medya gurubunun Demirören grubuna satılmasında Ziraat Bankası kredileri kullanılmış; böylece kamu fonları kullanılarak çoğunluk ana akım medya çoğulculuğunu, dolayısıyla özgürlüğünü ve tarafsızlığını yitirmiş bulunmaktadır. Üyeleri meclisteki sandalye sayısına orantılı olarak siyasi partilerin temsilcilerinden oluşturulan RTÜK’ün faaliyetlerini dengeli ve tarafsız olduğuna itimat edilememektedir. Azınlıkta kalan birkaç küçük medya kuruluşu ile ana akım medyadan dışlananların sesini duyurmaya çalıştığı sosyal medya muhalif ve ayrık görüşleri topluma iletebilecek güçte ve kapasitede değildir.

Fikir ve ifade özgürlüğü olmadan hukukun üstünlüğü garantiye alınamaz; hukukun üstünlüğün olmadan da fikir ve ifade özgürlüğü sağlanamaz. Toplumun tarafsız bilgiye, farklı ve ayrık fikirlere kolayca ulaşma ve fikirlerini diğerlerine ulaştırma imkânından mahrum olduğu günümüzde hem hukukun üstünlüğü hem de fikir ve ifade özgürlüğü tehlike altındadır.
Muhalefetin bile fikirlerini topluma iletmekte zorlandığı günümüz şartlarında Baroların hukuk devletini, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, temel insan haklarını, özellikle fikir ve ifade özgürlüğünü savunuyor olması, bu amaçla kamu görevlilerini ve siyasi parti liderlerini eleştiriyor olması Türkiye’nin demokrasisi için hayati önem taşımaktadır.

Baroların eleştirilerine kulak verilmeli

Anayasa’nın “hukuk devleti” ilkesi gereğince yürütmenin en üst seviyesinde yer alan cumhurbaşkanı dâhil bütün kamu görevlileri ile devleti yönetmeye talip olan siyasi parti liderleri bütün işlem ve faaliyetlerinde hukukun üstünlüğüne riayet etmek zorundadır. (*) Baroların eleştirdiği bu temel hususlara aykırılıklardan rahatsızlık duyulmamalı, Baroların hoşa gitmeyen eleştirilerine tahammül edilmelidir.
Demokrasinin gereklerinden uzaklaşmak ve devlet işlerinde dini söylemlere başvurmak Türkiye’nin hukuk devleti zedeleyecek ve demokrasinin gerilemekte olduğu bu günlerde avukatların ve baroların kanunlarında yapılacak değişiklikler Türkiye’nin yakın gelecekte evrileceği yönü gösterecektir.