Türkiye ’de demokrasi, riyakâr bir kandırmacadır. Halk kendi yöneticilerini seçmez; partilerin yönetimindeki azınlığın seçtikleri arasında bir tercih yapar.

Lider ve yönetimleri oluşturulmuş değil ele geçirilmiş olan siyasi partiler; ülke sorunlarını tespit eden ve çözüm üreten fikir ocakları değil, iktidara geldikleri takdirde devlet mevki, makam, güç ve imkânlarının paylaşıldığı kurtlar sofrasıdır.

Fikirleri yayarak yeni üyeler ve aidatlarla mali güç kazanmak yerine, kendilerine katılımı kısıtlayan siyasi partiler, hazine parasına, güçten pay almak isteyen adayların resmi, gayrıresmi katkılarına meylederler. Milletin parasıyla milletin kuşunu vururlar; ama millete zırnık vermezler.

Bu da yetmez! Ehil olan parti yönetimi adaylarından en fazla oy alanların ön seçimle sıralanması yerine; parti tabanları, liderler ve merkez yönetimini kapalı kapılar ardında binbir pazarlık, entrika ve dayatmalarla oluşturduğu listelere oy vermeye zorlanır. Parti lider ve merkez yönetimi aday listelerini oluşturur; aday listesi oluşturulduğunda da parti lider ve merkez yönetimi belirlenmiş olur.

“Rabbena, hep bana!” misali kendi kendisini belirleyen siyasi parti lider ve merkez yönetimleri, milletvekili ve belediye seçimlerinde yarışacak adayları da kapalı kapılar ardında oluşturdukları listelerle belirleyerek halkın seçimine değil tercihine sunarlar. Yani halk seçim yapmaz; siyasi partilerin önlerine sunduğu listelerden birisini tercih eder. Yani “ya kırk satır ya da kırk katır” durumu söz konusudur.

İktidarı yani kamu gücünü böylece ele geçirenler, hesap da vermezler. Tek hesapları sonraki seçimleri nasıl kazanacakları üzerinedir; halkı kandırabilsinler yeter!

Kendileri hesap vermediği gibi en üst amiri oldukları kamu görevlilerinin hesap verip vermeyeceğine de onlar karar verirler; suç işlenmiş olsa bile! Kamu görevlileri siyasilerin isteğine uyarsa hiç hesap vermeyebilir; yerine getirmezse mahkemelerde süründürülebilir.

Bu riyakâr oyunun baş aktörü olan hesapvermez siyasiler, yasama ve yürütme gücünü ele geçirdiklerinde, yargı gücünü de ele geçirirler. Yargıyı göbeğinden bağımlı hale getirmeleri yetmez; içlerinden biri kazara hesap vermek durumunda kalırsa diye yargının elini kolunu da bağlarlar.

2019’da, neredeyse kral yetkilerine haiz bir cumhurbaşkanı seçeceğiz.. Ve ben buradan soruyorum; siyasi partilerin 2019’da milletin önüne çıkaracakları adayları önseçimler yoluyla parti tabanları mı belirleyecek; yoksa bu sakat düzende oluşmuş merkez yönetimleri ve liderleri mi?