Erdoğan’ın faiz inancı ve yetkileri milli güvenlik sorunu değil mi?

İş dünyası, enflasyonun altında ezilen kesimlerle birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ömürlerini ona adayacak kadar koşulsuz destekçileri bile ekonominin derin sorunlarından kurtulma umutlarını Mehmet Şimşek ile Hafize Gaye Erkan’a bağlamış durumda.

Merkez Bankasının 27 ay aradan sonra faiz artırımına gitmesi ve politika faizini yüzde 8,5’tan yüzde 15’e çıkarmasının bu kesimleri ne kadar memnun ettiği hafta başında daha iyi anlaşılır. Ancak bir yandan Erdoğan’ın faiz inancı diğer Merkez Bankası yetkileri üzerinde belirleyici önemde olmaya devam edecek gibi görünüyor.

İçinden çıkılamaz çelişkiler

Ekonomiyi yeniden rayına oturtmak için Şimşek’in yapabilecekleri, bir yandan 31 Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlere diğer yandan Erdoğan’ın faiz-karşıtı inanç ve söylemleriyle muhafazakâr kesimden oy toplama planlarına ipotekli.

Ne Şimşek ekonomiyi rayına oturtmak için faiz silahına kolayca başvurabilir ne de faizi artırmadan ekonomi rayına oturtulabilir. Dünyada fonlar gidecek yer ararken Erdoğan’ın “faiz sebep – enflasyon sonuç” takıntısı giderilmeden ne Körfez ne Batı Sermayesi kalıcı olarak Türkiye’ye gelir, ne borç – harç alınan rezervler eritilerek zar – zor zapt edilen döviz kurları yerinde tutulabilir, ne de bir şey yapılmadığı takdirde hızla yaklaşmakta olduğumuz ödemeler dengesi açığı önlenebilir.

Kerli ferli ekonomistler bir sene sonra yerel seçimlerden sonra değil bu günlerde akıl ve bilime dayalı kararlar alınırsa ekonominin kurtulabileceği, geç kalınırsa felaket olacağı düşüncesindeler. Nitekim Mehmet Şimşek de “keşke yerel seçimler dün yapılmış olsaydı” demiş.

Her sorunun sebebi de çözümü de faiz

Ekonomideki sorunların özünde Erdoğan’ın “faiz” inancı yattığı gibi Şimşek’in getirmesi beklenen “rasyonel” çözümlerin anahtarı da faiz. Hem yerlilerin Türk Lirası biriktirmesi hem de yurt dışında yerleşiklerin birikimlerini Türkiye’ye getirmesi için Merkez Bankasının acil olarak yapabileceği şey politika faiz oranını artırarak enflasyonu aşağıya çekmek olduğu görülüyor ama bu da yetersiz.

Bunun bir seferlik olmadığı, hep böyle sürdürüleceği güvenini oluşturmak da şart. Ancak ekonominin ani bir duruşuna veya tökezlemesine neden olmamak gerekiyor. Bu şartlarda bankalar, sair finans ve yatırım kuruluşları ile iş dünyası ilk aşama sonrasındaki faiz artışlarının oranlarını tahmin etmeye çalışıyorlar.

Fakat hepsi de haklı olarak faiz oranından daha çok Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’i ne kadar orada tutacağına kafa yoruyor. Erdoğan’ın kendi kendini sınırlayacağını, tek başına kullandığı yetkileri başkaları ile bölüşeceğini bile kimse düşünmüyor.

Sorun Erdoğan’ın faiz inancında

Fakat Şimşek’in, Erdoğan’ın izni ve muvafakati olmadan faiz artışı yapamayacağını herkes biliyor.

Faiz artışının devamıysa Erdoğan’ın hem kendi kendini yadsıması olacak hem de faiz artışının neden olacağı olumsuz sonuçlarla kendi kendini ayağından vurması anlamına gelecek. “Ben değişmedim, aynı düşünüyorum” demesi bunu gösteriyor.

Şimşek (ve Erkan’ın) durumu iki yanı da keskin bir kılıç gibi; aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık…

Dolayısı ile ekonomide kalıcı rasyonel politikalara dönülmesi için çözülmesi gereken temel mesele Erdoğan’ın faiz konusundaki inancı ve inadı. Erdoğan “faiz” konusundaki zorlamasının sebebini bu hususta “nas” yani emrinden çıkılamaz dinî hüküm olduğunu söyleyerek açıklıyor. Aslında konu sadece Erdoğan’a özgün de değil. Oylarını aldığı geniş bir muhafazakâr toplum kesimi de Erdoğan gibi düşünüyor.

Erdoğan’ı ve taraftarlarını günümüzdeki faiz ile cahiliye dönemindeki riba konusunda aydınlatmak ve rasyonel politikada faizin kullanılmasına ikna etmek gerekiyor. Bu gerçekleştiğinde ekonomi yönetimi kendiliğinden rasyonaliteye dönecek, bilimsel kararlara göre kararlar alınacaktır.

Laik devlette dini esaslı yönetim

Altı çizilerek söylenmesi gereken diğer temel mesele şu: laik, demokratik devlette, Erdoğan’ın “Nas” olarak özetlediği dinî inanca ve dogmalara göre karar alınmasına imkân veren hatalı ve isabetsiz düzenlemelere kapılmamak gerekiyor. Sağlıklı bilimsel karar alınacağına dair güven oluşturmak, bu yönde hukuki alt yapının sağlamlaştırılması, Cumhurbaşkanı yetkileri dahil düzenlemelerin ona göre yapılıp etkin işletilmesi gerekir.

Cumhurbaşkanının yetkileri kötüye kullanılabilecek kadar geniş; sağlıklı karar almasını sağlamak içinse neredeyse hiçbir tedbir yoktur. Hali hazırda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önceki başkanını alıp yerine atadığı Şahap Kavcıoğlu’nu görevden alıp Hafize Gaye Erkan’ı atamış olması her şeyin Erdoğan’ın iki dudağı arasında olduğunu söylemektedir ve piyasaya güven vermekten çok uzaktır.

Erdoğan, Kavcıoğlu’nu görevden aldığı gibi istediği zaman Erkan’ı da görevden alabilir. Şimşek’i de daha önce Şimşek’e yaptığı gibi geldiği yere gönderebilir ve ülke ekonomisini bu hale getirdiği bilim ve çağ dışı karar ve uygulamalara geri dönebilir. Çünkü Erdoğan’ın faiz konusundaki dinî inanç temelli düşünceleri olduğu gibi durmaktadır.

Erdoğan ve sınırlanmamış yetkileri

Sözün özü Erdoğan’ın faiz konusundaki düşünceleri Türkiye’nin şu anki ekonomik sorunlarının temel sebebidir. Bu düşünce altında giriştiği yöntemler ve olağan sınırlarının ötesindeki tek başına yetkileri ekonomik sahanın dışına çıkarak Türkiye’nin geleceğini tehdit edebilecek şekilde gelişme kapasitesine sahiptir.

Şimşek ve Erkan’ın piyasalara güven verebilmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürütme yetkilerini, olağan yürütme yetki sınırlarını, çerçevesi ve işlevi ile sınırlandırmak ve bu sınırları aşmasını önleyecek tedbirler almak zorunludur. Bu kapsamda cumhurbaşkanının TCMB üzerindeki yetkileri sınırlanmalı ya da tamamen kaldırılmalıdır.

TCMB üzerinde Erdoğan, Şimşek veya herhangi bir yürütme organının söz sahibi olmasını önlemek, bu hususta açık ve net bir yasa çıkarmak ve TCMB’ni tam bağımsız hale getirmek şarttır.

Erdoğan TBMM’ni yok saydı

Cumhurbaşkanı Erdoğan; TBMM’den kolayca kanun çıkartılabileceği halde kolayına kaçarak, uluslararası camiaya adeta “Türkiye’de sadece benim sözüm geçer, benden başka kimsenin hükmü yoktur” edasıyla basit bir kararla İstanbul Sözleşmesinden çıkarak verdiği hasarı bir an önce tamir etmelidir. Çünkü TBMM’nin uygun bulması ile bir kanun haline gelmiş olan İstanbul Sözleşmesinden çıkma olayı, Erdoğan’ın TCMB başkanını görevden almasından çok daha ciddi sonuçları olan bir olaydır.

Zira yürütme gücünü temsil eden cumhurbaşkanı yasama gücünü temsil eden TBMM’yi de yok saymış; TBMM’nin yaptığı bir kanunu bir çırpıda bir imza ile iptal etmiştir. Tamamen hâkim olduğu Hakim Savcılar Kurulu (HSK) vasıtasıyla kendi atadığı hakimlerin Danıştay’da çoğunluk teşkil etmesi ve bu çoğunluğun Erdoğan’ın hatasını onaylamış olması durumu daha da ciddi hale getirmektedir.

Danıştay’da çoğunluk üyelerin Erdoğan’ı onaylayan gerekçesi derin ulusal ve uluslararası hukuk bilgisine ve tecrübesine sahip olan ulusal ve uluslararası camiayı ikna edici mahiyette değildir. Esasen verilen hükmü haklı gösterecek makul gerekçe içermeyen yargı kararları hukuken var olabilirse de gerçekte hiçbir hüküm ifade etmez, hem yargı kurumlarına hem de hukuka olan güveni yerlere serer.

Danıştay’ın tehlikeli Erdoğan vizesi

Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesinden bir kararname ile çıkmış, açıkça hatalı olmasına rağmen çoğunluk üyelerinin oyları ile Danıştay vizesi almış olması Türkiye’nin ulusal güvenliği ve bekasını ilgilendiren konularda da soru işaretleri yaratmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış yöntemi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletlerden, NATO’dan, Avrupa Konseyi’nden ve sair kanun haline gelmiş olan onlarca uluslararası sözleşmelerden de bir çırpıda tek bir imza ile çıkabileceğini haykırmakta; onu denetlemekle görevli ve Danıştay’ın çoğunluk kararı da böyle bir duruma karşı çıkmayacaklarını göstermiş bulunmaktadır.

2017 Anayasasının tehlikeli sonuçları

Cumhurbaşkanının güya bağımsız olan TCMB başkanını görevden alması, uluslararası İstanbul Sözleşmesinden çıkması, Danıştay’ın da iptal davasını reddetmesi ile ortaya çıkan bu durum OHAL şartlarında dayatılan, yeteri kadar tartışılmadan, endişeler giderilmeden acele ile yapılan 2017 anayasa değişikliğinin ülkeyi sadece ekonomik alanda değil uluslararası güvenlik alanında da bir uçurumun kenarına getirdiği ortadadır.

Bir tek kişi olarak Cumhurbaşkanının bu kadar geniş bir yetkiye sahip olması ülkemiz için aynı zamanda bir milli güvenlik ve beka tehdine dönüşebilir.

Kabinde tek başına kalan pilotun Germanwings uçağını Alp dağlarına çaktığı gibi, Allah korusun, şaşıp yanılırsa Erdoğan da ülkemizi varlığını tehlikeye sokacak bir felakete tek başına sürükleyebilir. Kendisi ne kadar vatansever ne kadar güçlü ve tecrübeli ve akıllı olsa bile bir ülkeyi çakılmaya götüren yol tedbir alınamayacak kadar çok kısadır.

Bu nedenle yetkileri kısıtlayacak denge ve denetleme mekanizmaları gereklidir.

Diğer Yazılar
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek iş insanlarıyla ve kuruluşlarıyla toplu görüşmeler yapıyor. Her görüş, öneri ve isteğin serbestçe ifade edildiğini duyuyorum. Ancak bunların ne kadar dikkate alındığı belli değil.…

6 dk.

İstanbul Barosu’nun (2 no’lu baro değil) bir kalite koordinasyon komisyonu kurduğunu ve “Yargıda Kalite” sempozyumları düzenlediğini çoğu avukat bilmiyor! Ben de bir konuşma daveti vesilesiyle öğrendim. “Yapısal Sorunlar ve Çözümler”…

3 dk.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya suç örgütlerinden el konulan lüks araçları emniyetin polis aracı olarak kullanacağına dair; Adalet Bakanı Yılmaz Tunç Diamond Tema hakkında yakalama emri çıkarıldığına dair mesajları ile adaleti…

12 dk.