Adaletsiz seçimden çözüm ve ilerleme çıkaralım

Seçimlere birkaç gün kaldı. 14 Mayıs 2023 Pazar günü sandığa giderek devleti tek başına yönetecek yeni cumhurbaşkanını ve milletvekillerini seçeceğiz. Sonraki 5 yıl boyunca, devlet yönetimi hakkında sadece şikâyet edebileceğiz; hatalarını düzeltmek, eksiklerini gidermek ve doğru karar almalarını sağlamak için tek bir aksiyon bile alamayacağız.

Yeni cumhurbaşkanı kimseye hesap vermeden, kimseyle istişare etmek zorunda olmadan keyfine göre bakanlar, baş danışmanlar, danışmanlar, bakan yardımcıları ve üst düzey bürokratlar atayabilecek. Eğer kendi kendini sınırlamaz ve demokrat bir tavır sergilemezse yeni cumhurbaşkanı adeta hükümdarımız, atadıkları kimseler de kralın imtiyazlı adamları gibi olacak.

Pasta büyük, seçimler vahşi ve acımasız

85 milyonun oluşturduğu pasta devasa! Siyaset yıllık 900 milyar dolar büyüklüğe ulaşan pastayı daha da büyütmek için değil, halkın zar zor biriktirdiğini keyfince dağıtmak, dağıtırken en büyük payı kendine saklamak için yapılıyor. O nedenle de seçimler vahşi doğaya benzer bir şekilde adaletsiz bir hale bürünüyor.

Meral Akşener’in “Deprem çadırlarının etrafında yılanlar geziyor!” sözü ve bir depremzedeyi bir sürüngenin sokması ihtimali adeta vahşi doğa ile seçimler arasındaki benzerliği ortaya koyuyor.

Gerçekten de adaletsiz bir seçime giriyoruz. Diğerleri ile eşit yarış içinde olmaları, en yetkin olanın kazanması gereken seçimlerde devleti yönetenler ile muhalifler eşit şartlarda yarışmıyor. Cumhurbaşkanı ve bakanlar seçim yasaklarından muaf. Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) göre bakanlar, kamu görevlisi bile değil; kamu görevi yapan, yetkileri kullanan, ayrıcalıklı, sorumsuz fakat ne olduğu belirsiz ucubeler sanki! İktidar partisi ana muhalefet partisinin neredeyse iki katı oranında Hazine yardımı aldı. Yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan, bakanlar ve iktidar partisi devletin uçağını ve sair imkanlarını da kullanarak seçim kampanyası yürütüyor. 1950’lerdeki gibi bir seçim: adeta “devlet benim” diyen iktidardakiler iktidarı elde tutma, diğerleri de fethetme savaşı veriyorlar!

YSK adaletsizliği körüklüyor, milli iradeyi sakatlıyor

Bir kısmının bedenleri enkaz altında bulunan – siyasilerin seçmen olarak okuduğu – depremzedelerin ne kadarının öldüğü ne kadarının deprem bölgesini terk ettiği hukuken ve tam olarak henüz tespit edilemedi. Yaklaşık 4 milyon kişinin göç etmiş olduğu, deprem – pardon – seçim bölgelerindeki nüfusun önemli ölçüde azaldığı tahmin ediliyor fakat adrese dayalı nüfus kayıt ve sayım sistemi sağlıklı olarak güncellenmeden seçim yapılıyor.

Hangi seçim çevresinde kaç kişi ve seçmen olduğu ince detaylarına kadar bilgisayarlarda kayıtlı ve anında tespit edilebiliyor. İllerin milletvekili sayısı ve seçmen kütükleri de o kayıtlardan oluşturuluyor. Fakat Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) göre 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi hiç olmamış, milyonlarca insan başka bölgelere göç etmemiş gibi. Bölge nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı ila yüzde 60’ının yani ülke nüfusunun yüzde 5’inin seçim çevresi değiştirdiği hem deprem bölgesinde hem de diğer illerde nüfusun değiştiği göz ardı edildi. YSK, 6 Mart 2023 tarihinde; illerin milletvekili sayılarını TÜİK’in açıkladığı 31 Aralık 2022 tarihli verilere göre belirledi. 

YSK’nın dikkate almadığı nüfus, ülkemizin toplam nüfusunun ve seçmen sayısının yaklaşık yüzde 5’i. Göç ettiği halde bölgede kayıtlı gözüken, otobüs bileti almakta bile zorlanan seçmenler seçimde oy kullanamayacaklar. Yani iktidarın aleyhine dönmesi beklenen yüzde 5’lik kesimin oylarını dikkate alınmamış olacak. Bu aynı zamanda 600 milletvekilinden yaklaşık 30 adedinin millet iradesini temsil etmiyor olması demek. Küçük bir siyasi parti büyüklüğündeki bu sayının TBMM’deki dengeleri ne kadar etkileyeceği ortada. Sanırım bakanların karargahlarını deprem bölgesine kurmalarının ve oralardan aday yapılmalarının da hikmeti burada.

Seçim rüşveti ve dezenformasyon serbest

İktidarın 6 Şubat 2023 depremine hazırlıksız yakalandığı, depremden sonra durum ve ihtiyaç tespiti yapmakta ve devlet imkanlarını organize etmekte çok geciktiği ve bunun da kayıpları artırdığı ortada. Bunun baş sorumluları geniş bir dezenformasyon kampanyası ile sorumluluğu adeta Allah’a yıkıyor. Depremin asırda bir görüldüğü, önüne geçilmesi imkansız kader ve alın yazısı olduğu safsataları yayılarak on binlerce can kaybına imar barışı yasası da çıkaran kötü yönetim olduğu gizlenmekte.

Pek çoğu hukuka aykırı, normal bir hukuk devletinde suç kabul edilen seçim rüşvetleri gırla gidiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yemeğini pişirdiği likit gazı bile tutumlu kullananları, soba ile ısınanları ve diğerlerini dışlayıp doğalgaz abonelerine devlet cebinden gaz bile hediye etti. Ekonomi yönetimindeki hataları gizlemek için el alemden yüksek faizle borç alınan dövizler arka kapıdan satılmakta; Merkez Bankamızın rezervleri har vurup harman savrulmakta.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sessiz sedasız “Log Deseni” adıyla internete bir şekilde bağlanan herkesin girip çıktığı siteler ve bunun gibi bilgileri topluyormuş. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “anlaşmaya çalıştığınız darkweb dünyası sizi yabancıların eline düşürür. Cambridge Analyticacılık oynamayın” diyerek uyardığı tehlikeye ek olarak alt yapının oluşmasından ve bunun resmi kamu kurumu tarafından iktidar lehine kullanılma tehlikesinden endişe ediliyor.

Hali hazırda kullanılmadığından, internette hangi siteye girdiğimizin, hangi yazıyı okuduğumuzun, hangi görüşte olduğumuzun bilinmediğinden, kötü niyetle bizleri kandırarak görüşümüzü, oyumuzu ve tercihimizi değiştirmek için bilinçaltı oyunlara muhatap olmadığımızdan emin olmanın bir yolu yok.

Yetersiz yargının eli kolu da iktidara bağlı

Cumhurbaşkanını keskin dille eleştirmek, eleştirileri sosyal medyada “like” etmek, iktidara zarar veren yolsuzluk, rüşvet ve hatta çocuk tecavüzü, kadın istismarı gibi konularda haber yapmak, iktidarı ağır olarak eleştirmek hem günah ve hem de suç gibi oldu. Keskin eleştiri sahipleri şafak vakti polislere derdest ettiriliyor. Buna karşın mezar başında dua eden muhalefet liderine “Fatiha okumayı bilmez” diyerek saldıranlar, türbe ziyaretinde provokasyon yapanlar, kendi kendine muhalefeti memleketin belirli bir yerinde bulunmaktan yasaklayanlar hoş görülüyor. Devlet, Erzurum’da Ekrem İmamoğlu’nu taşlayanları önleyemezmiş gibi davranıyor. Seçimde muhalefetin kazanmasını darbe diye nitelemek, siyasi rekabette “vücuda mermi” lafı etmek sıradan lakırdı kabul ediliyor.

Yargı, seçim kampanyalarındaki adaletsizliklere, illegal siyasi finansmana, halka yalan söylenmesine, türlü yöntemleri kullanılan dezenformasyona ve devlet kesesinden seçim rüşveti dağıtılmasına müdahale edemiyor.

Seçimlerin eşit ve adil şartlar altında yapılması için görev yapamayan yargı, halkın iradesine fesat karıştıran siyaset mühendisliği aleti gibi kullanılmakta. MHP içindeki liderlik tartışmaları sırasında partinin bölünerek İYİ Parti’nin kurulması ile sonuçlanan süreçteki davaları ve verilen yargı kararlarını; Ekrem İmamoğlu’nun davasında – belki de Erdoğan’a karşı daha güçlü aday olarak çıkmasını engelleyen – mahkûmiyet kararı verilmesini; Selahattin Demirtaş’ın tutuklu halinin devamını; meclisin bir kısım dokunulmazlık kaldırma kararları ile Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararlarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Yapacak çok iş var

Seçimin gayrı resmî sonuçları 14 Mayıs günü geç saatlerde netleşecek ve içinde bulunduğumuz seçim havası bitecek. Ertesi gün 15 Mayıs 2023 Pazartesi günü ülkemizi sonraki 5 yıl yönetecek kadrolar aşağı yukarı belli olacak. Gerçekten de seçim ruh halini ve rekabetlerini erkenden geride bırakmak ve ülkenin temel sorunlarına odaklanmak gerekiyor:

1) Ekonomi yönetiminde bilimsellik ve güven

Fikir önderlerimiz ve uluslararası yatırımcılar seçimi kim kazanırsa kazansın yatırımcıların güvenini kazanmanın oldukça zor olduğu grotesk (fecaat) bir görevle karşılaşacağını söylüyor. En başta ekonomi yönetimine güven oluşturmamız gerekiyor. Enflasyonu indirmek, gelir adaletsizliğini düzeltmek, işletmelerimizin verimli ve katma değerli üretim yapmasını sağlamak, dijitalleşme, yeşil ekonomi, kadının ekonomiye kazandırılması, iş gücüne katılım oranını artırma, işsizliği azaltma ve genç nüfusumuza yeni iş sahaları yaratma gibi özüm bekleyen kapsamlı sorunlarımız var.

2) Yargı reformu, hukukun üstünlüğü ve adalet

Ülkemizin ekonomik, sosyolojik ve demokratik sorunlarının tamamının temelinde yargı, hukukun üstünlüğü ve aksayan adalet sorunları olduğu artık apaçık belli olmuştur. Bunların içinde kök sorun yargıdır. Türkiye, 1. yüzyılda çözememiş olduğu, yargı ve hukukun üstünlüğü sorununu çözmüş olarak Cumhuriyetin 2. yüzyılına girmelidir.

Bu kolayca ve kısa zamanda mümkündür: İlk iş olarak HSK’nın üyelerinin tamamen siyaseten tarafsız kimselerden seçilmesi, bütün kararlarının yargısal denetime açılması ve bu amaçla Adalet Yüksek Mahkemesi kurulması kısa bir süre içinde gerçekleştirilebilir. Hemen arkasında yeknesak kariyer planı kanunu çıkararak mevcut hakimleri yetkinliklerine göre yeniden değerlendirerek liyakate göre yerleştirmek yargı sorununu bir iki yıl içinde büyük oranda çözecektir. Bunun arkasından yargılama usulü kanunu yeni ve modern bir anlayışla yazılarak yargının etkin ve verimli çalışması, davaların 3-4 ayda sonlanması sağlanabilir.

3) Demokratikleşme, denge ve denetleme – istikrarlı yönetim

Demokratik yönetim anlayışına oldukça uzak, yetersiz bir şekilde düzenlenen Cumhurbaşkanlığı sistemi devlet yönetiminde istikrarsızlığa ve çoğu yerde karar alamamaya, kollektif aklın kaybolmasına, bürokrasinin atıl kalmasına neden oldu, meclisi de işlevsizleştirdi.

İktidar ve muhalefetin “yürütmenin başını halkın seçmesi” ve “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerileri arasında bir uzlaşma sağlamak, devleti olabilecek en iyi denge ve denetleme sistemine kavuşturmak gerekiyor. Bunun için her iki taraf da yapıcı yaklaşmalı, uzlaşma sürecine siyaseten tarafsız bir önder bir kişi bulunmalıdır. Uzlaşmanın temel hedefleri en azından: toplumun tüm kesimlerinin mecliste adil temsili, meclisin yürütmeyi dengelemesi ve etkin denetlemesi, yasama ile yürütme yasama arasında etkin işbirliği oluşturmak, milli eğitim, dış politika, kalkınma ve para politikası gibi konularda toplumsal uzlaşma sağlamak olmalıdır. Her hâlükârda üzerinde uzlaşılacak yönetim sistemi en başta yargının etkin ve verimli çalışır, tam olarak hesap verir ve tam bağımsızlığını güvence altına almalıdır.

Hükümetlerin istikrarı için halkın yönetimde adi temsilinden ödün veren anlayış terk edilmeli; her ikisini de sağlayan bir yürütme, yasama ve yargı dengesi formülü bulunmalıdır. Bunun için yürütmenin başını halkın seçmesi fakat meclisin denetlemesi ve gerektiğinde artırılmış nisapla düşürebilmesi, bakanların güvenoyu ile göreve başlarken güvensizlikle düşmesi gibi yöntemler gerekli fakat yeterli değildir. Etkin hesapverirlik ve yargısal denetim yoluyla bürokrasinin devlet yönetimini siyasi iktidarlar değişse bile istikrarlı ve öngörülebilir şekilde sürdürmesi, yönetimdeki siyasileri hukukun sınırları içinde tutabilir olması sağlanmalıdır. Mevcut düzenleyici kurulların bağımsızlığı ve etkin ve verimli hizmet üretmesi etkin hesapverirlik yoluyla güçlendirilmelidir.

4) Zorlu dış ilişkiler

Ülkemizin etrafı uluslararası barış ve huzur ortamını tehdit eden bir çok ayrışma, sorun ve çatışmalarla çevrilidir. Kuzeydeki Ukrayna savaşı çok zor bir denge politikasını zorunlu kılıyor. Bir yandan ABD, NATO ve AB ile diğer yandan Rusya ile ilişkilerimizin ülkemizi riske sokmadan yürütülmesi hayati bir meselemizdir. Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklar, Kıbrıs ve Ege’deki sorunlar adeta çözümsüzlüğe mahkûm gibidir ve Batı dünyası ile ilişkilerimize ipotek koymaktadır. Güneyimizde Suriye, Lübnan ve Irak’taki yönetim boşlukları ve oralarda palazlanan düzensiz güçler geleceğimizi ilgilendiren büyük sorunlardır. Bu şartlarda millî dış politikamızı kişisel ve keyfi olmaktan çıkarmalı toplumsal mutabakatlar çerçevesinde yürütmeli, uluslararası toplumda yüksek itibar kazanmalıyız.

Karşılıklı el uzatılmalı ve sıkılmalıdır

Ülkemizin önündeki bu zorlu tabloyu başarıya çevirmenin ilk şartı, en başta millî uzlaşma ve işbirliği ruhu oluşturmaktır. Seçimden hemen sonra kimin kazandığına bakmaksızın iki tarafın da diğerine el uzatması, uzatılan eli sıkması ve toplumsal uzlaşma ruhu oluşturmak için çalışması şarttır. Toplumsal uzlaşma ruhu ülkemizin devasa sorunlarını kısa sürede çözmenin en sağlıklı yoludur. Toplumsal uzlaşmada en başta yargı ve hukukun üstünlüğü yer almalıdır. Ancak bu takdirde ülkemiz yeni yüzyılda çoktan hak ettiği ama bir türlü gerçekleştiremediği yeni bir şahlanma hikayesi yazabilecektir.

Diğer Yazılar
Polonya’da, seçimleri iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) kaybedip demokrat Donald Tusk’ın kazanması üzerine, sadece Türkiye’nin değil gerilemekte olan tüm demokrasilerin dersler çıkarması gereken ibretlik gelişmeler yaşanıyor. Yargı bağımsızlığını yeniden…

3 dk.

Devletin tepesinde oynanan oyunun sonu, epeydir beklendiği gibi oldu. Hukuka aykırı ve hükümsüz bir dizi işlem ve karardan sonra, başkan vekillerinden Bekir Bozdağ’ın başkanlık ettiği, Türkiye Büyük Millet Meclis’nin (TBMM)…

5 dk.

Tahkimde çapraz sorguladığım bir İnşaat Fakültesi profesörü bilirkişi, yılda en az 50, 1990’dan beri 1.650’den fazla dosyada bilirkişilik yaptığını, her rapor için bir ile üç ay arası zaman harcadığını, bazılarının…

3 dk.