İleri Demokrasi İçin Yargıda Hesapverirlik

Ekrem İmamoğlu’nun yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini büyük oy farkıyla kazanması, toplumun demokrasiye inancının ve onu geliştirme arzusunun; Yüksek Seçim Kurulu’nun seçimleri yenilemeye zorlayan iptal kararı, Türkiye demokrasisinin seviyesinin en önemli iki göstergesidir. İmamoğlu’nun zaferi ileride bir iktidar değişikliği sağlayabilir. Fakat, daha öteye giderek demokrasiyi içinde bulunduğu vasat/orta seviyeden gelişmiş demokrasi seviyesine çıkarmanın yolunu açabilmesi, yargıda hesapverirliğin yerleştirilmesine bağlıdır.

Türkiye, demokrasinin tüm kurumlarını oluşturmuş ve yerleştirmiş, iktidar seçimlerle el değiştirmektedir. Anayasa güçler ayrılığını ve yargı bağımsızlığını düzenlemektedir, fakat, fiiliyatta bu mevcut değildir. Gerçekte Hâkimler ve Savcılar Kurulu (“HSK”) üyelerini yasama ve yürütme güçleri atamakta, oluşumu ve işleyişi yürütmeye bağımlı bulunmaktadır.

Buna karşın yargı organ ve unsurları hesapverir ve şeffaf değildir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1977’de cumhuriyet, hukuk devleti ve kanun önünde eşitlik ilkelerine aykırı bulduğu düzenlemeler Anayasa’da yer almakta; HSK, YSK, Yargıtay ve Danıştay’ın idari kararları hakkında yargı yolu kapalı bulunmaktadır. Bu yüksek mahkemelerin üyeleri, kendi mesai arkadaşlarını kişisel ve görev suçlarından sorumsuz tutabilmekte; ömürleri boyunca dokunulmazlık sağlar nitelikte nihai ve kesin kararlar verebilmektedir.

Organ ve unsurlarının hesapvermez ve dokunulamaz hale gelmiş olması, yargının bağımsızlığını kısıtlamanın kamuoyunda taraftar bulmasının temel sebebidir. En nihai kamu gücüne sahip olmasına karşın hesapverir olmaması, yargının daha sıkı kontrol altına alınmak istenmesine ve neticede araçlaştırılmasına neden olmaktadır.

Hem sonucun hem de onu doğuran kök sebebin haklı fakat yanlış olması, Türkiye için içinden çıkılması zor bir içsel çelişki (paradoks) oluşturmaktadır. Şöyle ki; yürütme (kamu) görevlileri, hesapverir olmalıdır; fakat yargıya itimat edilemediği için hesap vermelerinin üstlerinin takdirine bırakılması haklıdır. Kamu kurumlarının sağlıklı işlemesi için yargının müdahalesi gereklidir; ancak yargının müdahil olması arzu edilmemektedir. Öte yandan yargı, bağımsız olmalıdır ve bağımsızlığının kısıtlanması, yanlıştır; fakat kendisi hesapverir olmadığı için bağımsızlığının kısıtlanması haklıdır.

Dolayısıyla Türkiye’de demokrasinin ileriye götürülebilmesi için en hayati konu, yargının hesapverir olmasıdır. Hesapverirlikten muaf, buna karşılık vesayete veya siyasi nüfuza bağımlı olması, değişik güçler ile yargı unsurları arasında koalisyonlar oluşmasına ve yargının araçlaştırılmasına uygun ortam oluşturmaktadır.

Nitekim bu Türkiye’de gerçek olmuştur. 1982 darbe anayasası ile kurulan düzende askerlerin vesayetine tabi olan yargı, 2000’li yıllarda laik ve modern askeri kadroları tasfiye etme aracı olarak kullanıldı. Önceleri güçlü bir inanç bazlı oluşum olarak görülen, yargıda kilit noktaları gizlice ele geçirmiş olan FETÖ terör örgütü, düzmece deliller ve gizli tanıklarla TSK’nın yönetim kadrosunun pek çoğunu yıllarca hapiste tutarak tasfiye etti. Böylelikle askeri vesayet de sona ermiş oldu; fakat yargı üzerindeki vesayet ve nüfuz sona ermedi; askerlerden sivillere, adı geçen örgütün eline geçti.

AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir güç mücadelesine giren bu örgüt, 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde, yargısal faaliyetleri eşgüdümlü zamanlamak suretiyle yargısal bir hükümet darbesine girişti. Bunda başarısız olması üzerine yargı üzerindeki nüfuzunu büyük oranda kaybetti. FETÖ örgütünün ikinci kez, 15 Temmuz 2016 tarihinde askeri bir darbeye kalkışması ve başarısız olması üzerine yargıdaki hâkim ve savcıların yaklaşık yüzde 40’ı FETÖ örgütü ilintileri nedeniyle görevden alındı; bir kısmı kaçtı bir kısmı da tutuklandı. Yerlerine AK Parti kadrolarının güvenebildiği kimseler yeni hâkim ve savcı olarak atandı.

Dolayısı ile hali hazırda yürütmenin yargı üzerinde nüfuz sahibi olduğu tartışmasızdır.

Konuya hiç vakıf olmayanlar tarafından bile 2017 referandumu sırasında ve 2019’de muhalefetin kazandığı İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinin iptaline dair kararlarına karşı getirilen eleştirilerden Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları üzerinde siyasi nüfuzun etkisi olduğu sonucuna varabilir. Zira doğruluğu ve haklılığı çok geniş bir çevrede tartışmalı olmasına karşılık,  YSK kararları aleyhine başvuru yolu olmaması, gerekçelerinin geniş bir kesim tarafından kabul görmemesi ve bununla birlikte karar veren üyelerin hesapverir olmaması, nüfuz etkisi için olumlu bir ortam oluşturmaktadır.

En son iptal kararı örneğinden görüleceği üzere yargının organ ve unsurlarının hesapverir olmaması, kararlarına karşı yasal başvuru yolu bulunmaması, yetkilerin kötüye kullanılması durumunda bile üyelerinin fiili dokunulmazlık edinebilir olması karşısında YSK’nın halkın yöneticilerini seçme hakkına müdahale etme ve bu hakkı kısıtlama ihtimalinin varlığını kabul etmek gerekir.

Yargının hesapverir olmaması, Türkiye’de hukukun her alanda olduğu gibi demokratik kurumların sağlıklı olarak işlemesini sağlamaya yeterli olmaması ve halkın iradesinin devlet yönetimine yansımasının – temsilde adaletin aksamasının kök sebebidir.

BM Genel Kurulunun A-RES-59-201 sayılı kararında demokrasinin temel unsurları arasında “Yargı Bağımsızlığı” ile “Hesapverirlik ve Şeffaflık” unsurlarına ayrı ayrı yer verilmiştir. Demokraside bağımsız yargı gücü hesapverirlikten istisna değildir; yargı da hesapverir ve şeffaf olmak zorundadır. Hesapverir ve şeffaf olmak, yargının bağımsızlığa sahip olması ve onu koruyabilmesi için zaruridir. Gerçekten de sahip olduğu güç ve yetkiler yargı gücünü ele geçirerek araçlaştırmayı her zaman çekici yapacaktır. Bu tür çabalara yargı gücü, ancak arkasına kamuoyu desteği alarak karşı koyabilir. Öte yandan hesapverir olmadığı takdirde yargının işlevini ihmal veya suiistimal ederek kendiliğinden yozlaşması kaçınılmazdır.

Türkiye, yargı gücünü BM Genel kurulunun 1985-40/32 ve 40/146 sayılı kararlarında belirtilen temel ilkelere uyumu sağlayacak şekilde yapılandırmalı; oluşumu ve işlevleri bakımından yasama ve yürütme güçlerinden herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde gerçek manada yargıyı bağımsızlaştırmalı; bağımsızlığının gözetilmesi ve saygı görmesini sağlamalıdır. Fakat işe en başta yargının tüm organ ve unsurlarının her türlü işlem ve kararlarında tam hesapverir ve şeffaf olmasını sağlayarak başlamalıdır.

Paylaş:

Diğer Yazılar
Yargıtay’ın toplam 324 üyesinden 193’ünün oyları ile Ömer Kerkez 2028 yılına kadar dört yıl görev yapmak üzere Yargıtay başkanlığına seçildi. Sonuç Türkiye’ye, Yargıtay ve yargı camiasına hayırlı olsun. Görev süresi…

4 dk.

İçlerinden çıkmaktan gurur duyduğum Güney Toroslar’daki Bozkır’ın Dere Köyü’ndeki çocukluğumda edindiğim bilgeliklerden birisi “Ölme Eşeğim Ölme” hikayesindedir. Arabanın ve elektriğin gelmediği, telefonun, telgrafın olmadığı, Çanakkale’ye, Yemen’e, Hicaz’a sefere gidenlerin hiç…

3 dk.

TRT Haber’in “Yeni anayasa sürecinde 3 yöntem” başlıklı haberine göre TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un siyasi partilerle yaptığı görüşmelerini yaptığı “sivil” anayasa çalışmalarında üç yöntem söz konusu imiş. Birinci yöntem AK…

4 dk.