Ne oldu bize, ne oldu hukukçularımıza?

İki yüzyıl önce, 19. asırda derlenen Mecelle’de, vasıfları “hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn”, günümüz Türkçesi ile “bilgili, konularına ileri derecede hakim, tecrübeli, zeki ve anlayışlı, dürüst, doğru, güvenilir, vakar sahibi, sağlam iradeli, olgun ve müşfik” olarak belirlenen “kadı”dan, ne oldu da, yaptığı işin önemini, hatalarının vereceği zararları, geçtim hukuku, hayatı, daha da önemlisi henüz kendisini bilmeyen, yargı mesleklerini ayrıcalıklar edinme ve keyfe keder halka hükmetme yolu olarak gören “çocuk hâkimler” seviyesine düştük biz?

“Hiç kimse diğerine üstün değildir, ‘kadı’nın huzurunda en kudretli hükümdar, en fakir ve çelimsiz reayası ile eşittir” düsturu ile hüküm kuran, haksızlık yapan Fatih Sultan Mehmet Han da olsa “Elleri bileklerinden kesilmelidir” diye hükmeden Molla Fenari’den, zorbaların karşısında dik ve doğru durmayıp adeta huşu ile eğilen, saygı ile gerdan kıran, zalimler sırtını sıvazladığında maharetmiş gibi sırıtan sözde hukukçuların seviyesine ne zaman indik biz?

Zalim sultan karşısında kayalar gibi dik durduğu, boyun eğip kalemini bükmediği için zindanlarda çürütülüp zehirlenen pirimiz İmam-ı Âzam Ebu Hanefi hak, adalet, ahlak, dürüstlük ve sair nice ilkeleri ile 10 asır öncesinde yaktığı ışıkla bu günlerde bile yol gösterirken, ne ara, ne ve nasıl oldu da kimin hangi tarlayı sürmek için kime ne haraç vereceğine, kimin ne kadar ekmek yiyeceğine, daha da acısı kimin neyi düşüneceğine ve söyleyeceğine, hangi urbayı giyip neyi çıkaracağına karar veren devletlûların önünde el pençe divan duran, kendisi gibilere değil, adalet cihadına şehit olmaya can atanlara keyfince hükmedebilmek, yanlışlara selam durup doğrulara ürümek pahasına boynuna sadakat tasması taktırmak için yarışan, kapalı kapılar ardında nice etekler öpen, üstelik utanmayıp bir de bununla övünenlerin masumlara zulmettiği bir dünyaya dönüştük biz?

Kadınları, kızları, kızanları yaban çizmelilerin tecavüzünden kurtarılmış olan bir vatana sahip olabilmek için bir devlet, onun için ise en başta iyi bir yargı kurmanın şart olduğunu bilmezmiş gibi, 16 kere kurmakla övünürken 15 kere çökertmekle yerinmeyi unutan, medeniyetimizi yozlaşma, haraç ve rüşvet batağına saplayıp adaleti sanki bir daha gelmemecesine kaçırtarak son bin yıllık döneminin en ileri nişanesi olan Osmanlı’yı cephelerde yüzbinlerce şehit ve çekilme yollarında milyonlarca kayıp vererek çökerten, son devletimizin henüz çözülememiş en önemli sorunu yargıyı daha da bozmak için ellerinden geleni yapan hainler değillerse bile umarsızlar gürûhuna teslim olduğumuz bir toplum haline nasıl döndük biz?

Bir zamanlar beğenmeyip burun kıvırdığımız, acı mağlubiyetler, müzaheret ve ihsan dileyerek yaptığımız esaret gibi antlaşmalarla zamanında almadığımız dersleri acı yoldan öğrendiğimiz, yani bileğini öptüğümüz, “tek dişi” kalmasına rağmen bile bizi bir lokmada yutabilecek bir medeniyetin devasa güçleri karşısında, dünyanın kıskandığı kumandanın önderliğinde asırlar süren kaçış ve geri çekilişi durdurup, hem bir kurtuluş ve diplomasi zaferi kazanmaktan hem de demokratik bir cumhuriyet kurmaktan, 10 yılda çok işler başarmaktan onur ve özgüven duyan gururlu bir milletin torunları olan bizler, ne oldu ve nasıl oldu da 1930’lardan beri yargımızı ve devletimizi boza boza bu günlere geldik ve hala o yolda gidiyoruz?

Yassı burunlara eziyeti bile günah görenlerin torunları nasıl oldu da adaletsizliklerini bir maharetmiş gibi öven burnu büyüklere döndüler? Hak, hak diye tellallık yapanlar ne oldu da kendilerinden olmayanları söğüren deve dudaklılara dönüştü? Kul hakkı yakarışları nasıl oldu da kul hakkı yiyenlerin kulakları sağır eden höpürtüsü içinde boğuldu, öldü? Nasıl oldu da zalimler hâkimlerimiz oldular?

Adaletsizlikten cayır cayır yanan memleket devasa bir ateş istidasına dönüşmüş, göklere yükselen alevlerinin yankısı dünyanın en uzak yerlerine bire vurmuş iken, genizleri yakan pis kokusu bile nasıl oldu da kendi evimizde ne gözlerimizde ne kalplerimizde ne de akıllarımız da görülmez, duyulmaz, bilinmez oldu?

Nasıl oldu da kendi menfaatini adaletin önünde götüren hukukçular daha adil ve onurlu bir yaşam için yaban ellere kaçanların ellerine bayrak teslim eder oldular?

Ne oldu bize, ne oldu böyle?!

Etiketler: 

Paylaş:

Diğer Yazılar
Yıllar önce küresel bir şirketin Türkiye’deki iştirakinin uluslararası iş etiği ilkelerine uyumunu denetlemiş, pek çok aykırılık tespit etmiştim. Dürüstlük ilkesine aykırılıkları konuşmaya başladığımızda hiddetlenen genel müdür, “Biz peygamber miyiz?” diyerek…

3 dk.

Yargıtay’ın toplam 324 üyesinden 193’ünün oyları ile Ömer Kerkez 2028 yılına kadar dört yıl görev yapmak üzere Yargıtay başkanlığına seçildi. Sonuç Türkiye’ye, Yargıtay ve yargı camiasına hayırlı olsun. Görev süresi…

4 dk.

İçlerinden çıkmaktan gurur duyduğum Güney Toroslar’daki Bozkır’ın Dere Köyü’ndeki çocukluğumda edindiğim bilgeliklerden birisi “Ölme Eşeğim Ölme” hikayesindedir. Arabanın ve elektriğin gelmediği, telefonun, telgrafın olmadığı, Çanakkale’ye, Yemen’e, Hicaz’a sefere gidenlerin hiç…

3 dk.